Bir “Gül Balosu” Masalı


Monaco prensesi Grace Kelly, güllere olan düşkünlüğünü hayatın içine taşıdığı Gül Balosu’yla kendi zarafetini ve güllerin pembeliğini ekleyerek 1964’ten günümüze uzanan bir geleneğin de ... yazının devamı

“Doktor Bey, Bir Rock Yıldızına Aşık Oldum!”


Beklentinizi nasıl alırdınız? Az pişmiş, orta pişmiş, iyi pişmiş? Beklenti baremi yüksekte olanların özellikle ilişkiler söz konusu olduğunda işi zor değil mi? Peki karşınıza dünya ... yazının devamı

Mutluluk Müzesi


“Mutluluk” bir müze gibi geçmişi ve şimdiyi saklayıp geleceğe göz kırparken başlar bütün hikaye.  “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey ... yazının devamı

Bir “Gül Balosu” Masalı

tarih: by Sebnem Burcuoglu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Mayıs 2012


Monaco prensesi Grace Kelly, güllere olan düşkünlüğünü hayatın içine taşıdığı Gül Balosu’yla kendi zarafetini ve güllerin pembeliğini ekleyerek 1964’ten günümüze uzanan bir geleneğin de temsilcisi oldu.

Time Dergisi, 1966 yılının Nisan sayısında Londra’yı “swinging city” ismiyle kapağına taşıyarak Carnaby Sokağı’nda başlayan optimizm, hedonizm ve kültürel devrimin bir arada harmanlandığı bir akımı da yüksek sesle telaffuz etmiş oldu.İngiliz modacı Mary Quant’ın mini eteği keşfetmesi, Mini Cooper’ların Londra sokaklarında taksi olarak gezmesi, The Beatles, Rolling Stones, Cream, The Kinks, Pink Floyd etkisiyle “zeki” ve “derin” insanların müziği “psychedelic rock” ın çıkışı, Jimi Hendrix’in ikonlaşması, model Jean Shrimpton’un parlayan yıldızı, “Swinging Radio England” ın kurulması ve 1966 yapımı Blow-Up ve Alfie filmleri, Londra’yı 360 derecelik görüşe sahip olduğunuz bir “swinging city” haline getirdi.

1960’ların Londra’sı bir zaman tüneline girdi ve 24 Mart 2012 gecesi Monte-Carlo Le Sporting Kulübü’nün Yıldızlar Salonu’nda düzenlenen “Gül Balosu”nda yeniden hayat buldu. İlki1964 yılında düzenlenen Gül Balosu, “Swinging London” konseptiyle adeta kendi geçmişine de bir gönderme yapıyordu. yazının devamı

“Doktor Bey, Bir Rock Yıldızına Aşık Oldum!”

tarih: by Sebnem Burcuoglu kategori: yazı | Yorum yap  

Beklentinizi nasıl alırdınız? Az pişmiş, orta pişmiş, iyi pişmiş? Beklenti baremi yüksekte olanların özellikle ilişkiler söz konusu olduğunda işi zor değil mi?

ELLE / Mayıs 2012

Peki karşınıza dünya gözüyle çıkan her erkekten sonsuz şey beklemek yerine, zaten size bir şey verme umudu olmayan asi biriyle olsanız, onu baştan olduğu gibi kabul etseniz hayatınız kolaylaşır mıydı? Bu kişi kim mi olabilirdi? Bir “rock yıldızı”na ne dersiniz?

Gwyneth Paltrow, Coldplay’in solisti Chris Martin’le olan birlikteliğini şöyle özetler: “O bir müzik dehası. Onunla yaşamak Picasso’yla yaşamak gibi bir şey.”  Hal böyleyken insan düşünmeden edemiyor, ilişkilerimizde yüzdüğümüz beklentiler denizinde kolumuzda kolluklar, belimizde zürafalı simit, ağzımızda şnorkel her türlü kırılma, dökülme, batma duruma karşı önlem almışken dışarıdan bakınca “içimizden biri” diyeceğimiz bir kadın, bir rock yıldızıyla niçin birlikte olmak ister? Bir kadın, “bu adamdan ne koca, ne baba olur, ne alkolizmin pençesinden ne de poligamiden kurtulur” düşüncesinden kendini soyutlayıp bu tarz bir ilişkinin içine nasıl kolayca atılır, üzerine de “ha Picasso, ha Chris” onlarla yaşamak ayrıcalıktır der?

yazının devamı

Mutluluk Müzesi

tarih: by Sebnem Burcuoglu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Nisan 2012

“Mutluluk” bir müze gibi geçmişi ve şimdiyi saklayıp geleceğe göz kırparken başlar bütün hikaye. 

“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?” diye sorar Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi”ne başlangıcında. Ansızın hissetmesi kolay, ancak derinlemesine hissetmesi bir o kadar zor olan bir duygudur mutluluk. Sahip olduğumuz kariyer, para, ev, araba ve benzeri her şeyi bir kenara bırakırsak, kendimizle baş başa kaldığımızda düşüncelerimizle ve vicdanımızla ne kadar huzur içinde olduğumuzun bir sorgulamasıdır belki de.

İSMİNİ HAK EDİYOR MUSUN?

Dört yıl önce  Taksim’den bindiğim tramvay Asmalı’ya doğru  yavaşça salınırken yüzü, üstü başı kir içinde 30 yaşlarında biri, Arnavut kaldırımda koştu, koştu ve demirleri sıkıca kavrayarak tramvaya dışından tutundu. Ben bir tarafta, o öteki tarafta demir parmaklıkta burun buruna geldik. “Senin adın ne?” diye sordu, söyledim. Aynı soruyu kendisine yöneltince gözlerime sakin bir bakış atıp: “İnsanın mutlu olması için ismini hak etmesi gerekir. Ben ismimi hak etmiyorum” dedi. Hazırlıksız bir düşünce bulutuna soktu beni, tramvaydan atladı ve kalabalığa karıştı. O günden beri merak ederim tanıştığım insanların isimleriyle mutlu olup olmadığını. Ben, sahip olduğum her şeyden önce ismimle varlığımı meşrulaştırıyorsam, bu kendimi sevme ve iç huzurumu yakalama yolculuğumda bir başlangıç noktası sayılabilir. Mutluluğu sorgulamaya ismimle başlarsam, kendimle başlamış sayılabilir miyim?

yazının devamı

İtinayla aşk icat edilir

tarih: by Sebnem Burcuoglu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Mart 2012

Çıkarın, güvenliğin ve bencilliğin her şeyin üzerinde olduğu günümüz dünyasındaki hızlı değişime yeryüzündeki en kuvvetli duygu olan  “aşk” bile ürkek gözlerle bakar hale geldi. Hayat değişti, bizler değiştik, peki “aşk” da mı değişti? 

İstanbul bambaşkaydı o zamanlar. Bu şehrin her köşesinden denize girilirdi. Avrupa Asya’ya, Asya Avrupa’ya yemyeşil göz süzerdi. Tiyatroya, konsere gitmek için en özenli şekilde hazırlanmak gerekirdi. Markiz Pastanesi’nde tatlı yer, Marmara Etap’ta 5 çayına giderdi “niyeti ciddi” olan çiftler. Aşıklar kitap okurdu, bir dünya görüşleri olurdu, birbirlerini nezaketleriyle etkilemeye çalışırlardı. Demek istediğim, aşklar da bambaşkaydı o zamanlar. Biri, sabırla ötekini tanımaya çalışırdı. Adına “mektup” denen bir haberleşme aracı vardı. Yazdıkça yazası gelirdi insanın. Beklemek vardı; buluşmayı beklemek, el ele tutuşmayı beklemek, ilk öpücüğü, ilk sevişmeyi beklemek. Beraber bir hayat kurmaya karar verildiği zaman fedakarlık yapılırdı, özenli davranılırdı. “Merakını gidermek” eylemini sonuca ulaştırmak için emek vermek gerekirdi.

yazının devamı

Gece bekçileri

tarih: by Şebnem Burcuoğlu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Aralık 2011

“Yakınlık” sıradan yollarla kurulamadığı zaman bir aracıya ihtiyaç duyulabilir. Beynin zevk merkezinin, hipokampüs denilen sevimsiz bir hormonla işbirliği içine girmesiyle ortaya sayısız bağımlılık halleri çıkıyor: “Gece hayatına bağımlılık” da şüphesiz ilginç bir başlık. Su aka aka okyanus olur. Peki gecelere aka aka ne olur?

Her güzel şeyin bir tarihçesi olduğu gibi, gece hayatının da kendine özgü bir geçmişe sahiptir. 16. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan gece hayatını tetikleyen ürün de “kahve”dir. Kahveler art arda içilip, uykular kaçtıkça, sohbetler uzadıkça sosyal hayat geceye yayılmaya başlar usulca. Sabah ve öğlen hayatına öz kardeş olarak gelen gece hayatı, aynı zamanda aşığa ve arkadaşlara yazılan mektupları da beraberinde getirir. “Ben” kelimesiyle başlayan mektuplar, yazıdaki “sen” i bulur ve geceleri buluşmalar başlar. Böylece sabahın ilk saatlerine kadar süren sohbetlerdeki ışık kaynağı mumun, tüketiminde de 16.yüzyılın sonunda bir patlama yaşanır. yazının devamı

Annem hakkında herşey

tarih: by Şebnem Burcuoğlu kategori: yazı | 1 yorum

ELLE / Ekim 2011

Anne-oğul arasındaki yakınlığı başka bir boyutta sorgulayan “Oedipus Kompleksi”nin kaşifi Sigmund Freud, babaoğul ilişkisinin özünde sorunlar barındırdığını düşünmesine rağmen, anne-oğul ilişkisinin bir o kadar aşk dolu olduğuna dikkat çeker. “Annesinin oğlu” tanımlaması erkekler tarafından kabul edilip benimseniyorsa, bir erkek çocuk doğurana kadar buza mı yazı yazacağız?

Ateşli bir ateist ve Darwinist olan zoolog Richard Dawkins, 1976 yılında yayınlamış olduğu “Bencil Gen” isimli kitabında şöyle diyor: “Bizler, hayatını sürdürmeye calışan makineleriz. Gen denilen bencil molekülleri korumaya programlanmış robotlardan farkımız yok.” Dawkins, kitleleri sarsan, bir o kadar da kafalarda soru işareti yaratan tezinde bir canlının tek amacının kendi DNA’sından olabildiğince fazla kopya üretmek ve bu kopyaları hayatta tutabilmek olduğunu; ayrıca genin bütünlüğünü korumasının, süreci ideal sonuca ulaştırdığını savunuyor. Bu çerçevede, bir anneyi ele alırsak, kendisine yarı yarıya benzeyen oğluyla ciftleşerek bir sonraki nesilde bu oranı yüzde 75’e cıkarabileceğini varsayabiliriz. yazının devamı

Tanrılar çıldırmış olmalı

tarih: by Şebnem Burcuoğlu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Eylül 2011

Kadın ve erkek, aşkın peşinden koşarken izledikleri yollar farklılık gösterebilir. Tek gerçek var ki, her birimiz öbür yarımızı aramak üzere çıkıyoruz bu yola.

Kadın ve erkek iki ayrı cins olarak adlandırılmadan önce, küre biçiminde varlıklardı. Onlar öylesine zeki, becerikli ve yaşam doluydular ki, tanrılar kendilerini bu mükemmel uyum karşısında tehdit altında hissetti ve Zeus küreyi ortadan ikiye böldü. İnsanlığın baştaki bütünlüğü kayboldu. Bu noktadan sonra ortaya çıkan kadın ve erkek, iki yarımı oluşturdular. Küre şeklinde birbirlerini tamamlarken, bir anda iki farklı anatomi, iki farklı düşünce yapısı belirdi. Yaşadıkları süre boyunca yeniden bütünleşmeye çalıştılar, tüm enerjilerini tükettiler ve tanrılar için bir tehlike olmaktan çıktılar. Efsaneyi yorumlayan Eflatun “Şölen” adlı yapıtında “Vücutları bu şekilde ikiye ayrıldıktan sonra, her iki yarı birbirini hep özledi. Her insan, başka bir insanın diğer yarısıdır ve herkes kendine uygun öteki yarıyı arar, yaradılıştaki bütünlüğü arzular. Kendi yarısına rastlayan aşık, arkadaşlık, güven ve aşkın yarattığı duygularla dolar” der. yazının devamı

Biri bize dur desin

tarih: by Şebnem Burcuoğlu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Temmuz 2011

İç huzurumuzu bulup, hayatı akışına bırakmak bizim için zorlaştıkça kendimizi okumaya, seminerlere, evrene doğru mesajı vermeye adar halde bulmamız bir yol göstericiye, bir işarete şiddetle ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Tüm bu koşturmacanın ortasında hayatınızı ne kadar sizinmişçesine yaşıyorsunuz?

“Hiç mutsuz bir at gördünüz mü? Ya da hüzünlü bir kuş? Peki onları mutsuz bir şekilde görmemenizin tek nedeninin diğer atları ve kuşları memnun etmek zorunda olmamalarından kaynaklandığının farkında mısınız?”diye sorar günümüzde yükselen bir trend yakalayan NLP’nin (Neuro Linguistic Programming, Türkçe tercümesiyle ‘Sinir Dili Programlaması’) fikrimce ilk yaratıcısı olan Dale Carnegie. Siz de sonsuz ve sınırsız bir koşu içerisinde devam ettirdiğiniz hayatınızda kısa bir ‘es’ verip kendinizi mi yoksa çevrenizdekileri mi mutlu etmeye çalıştığınızı sorguluyor musunuz sıkça? Hayatınız sizin çizdiğiniz rotada mı ilerliyor, yoksa dümenin kontrolü başka birinde mi?

yazının devamı

Şarkılar yazın kendi kendine çalar

tarih: by Şebnem Burcuoğlu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Haziran 2011

Tüm senenin stresini, isini, pasını üzerimizden atıp da rahat bir “oh” çektiğimiz yaz tatilinde içimizden geldiği gibi davranırız. Kıyafetler hafifledikçe biz de hafifleriz. Daha az düşünüp, daha az kurarız kafamızda. Yaz seksiyle başlayan ilişkiler de uzun soluklu olabilir. Sonuçta her şey, iki kişinin arasındaki dinamiğe bağlı değil midir?
Yaz aşkının tanımını “one night stand’in mevsimsel versiyonu” olarak yapmış bir Ekşi Sözlük yazarı. Şarkılarda, filmlerde, yazılarda çerçevesi öyle kalın bir kalemle çizilmiş ki yaz aşkının, haziran-eylül ayları arasında başlayan tatil sezonu içinde yazlık herhangi bir yerde karşımıza çıkan aşk, beraberinde bir sürü soru işaretini getirir olmuş. Başlayan ilişkinin sağlamlığı, üzerimizde ne kadar çok parça kıyafet olduğuyla ölçülmeye başlamış adeta. Kıyafetler bir bir çıkıp da bikinilerle kalakalınca tehlike çanları çalmaya başlamış. Baharda aşık olmak güzel derken, yalnızca mayıs ayından medet ummuşuz. Aşkı yazın bulmak, zaman içerisinde romantik olmaktan çıkıp içten içe yaşamaktan çekindiğimiz bir durum haline gelmiş. Aşık olmak, kışın sağlam ve uzun süreli, yazınsa uçucu ve tehlikeli olarak kabul edilmiş. yazının devamı

Erkekler değişebilir(mi)?

tarih: by Şebnem Burcuoğlu kategori: yazı | Yorum yap  

ELLE / Mayıs 2011

Çocukluğumuzdan itibaren hayal dünyamızı dolduran masallar, bugün yerini edebiyat ve sinemaya bırakmış olsa da, odak noktamız hiç değişmedi. Hep “kusursuz” erkeği aradık. Prenses, malum masaldaki kurbağayı öpüp prense dönüştürebildiyse, belki erkekler gerçekten değişebilir, ne dersiniz?

İlişkiye aynı noktada başlayan erkek ve kadın, farklı kafa yapılarındadır. Erkek karşısındakine sorgusuz sualsiz yaklaşırken kadın ‘değiştirilmesi gerekenler listesi’ni hazır etmiştir bile. Peki herşeyin en mükemmel haliyle devam etmesini isteyen kadını tetikleyen nedir? Gelin, geçmişe kısa bir yolculuk yapalım; 1968 kuşağının ateşli savunucusu, Yale mezunu sıradışı profesör Camille Paglia, insanlık tarihinin kadın cinsinin çabaları sayesinde varolduğunu, bu gerçeklik gözardı edildiğinden beri dünyanın sonunun hızla yaklaştığını iddia etmişti. O zamanlar eleştiri oklarının hedefi haline gelen bu görüş, Dr. Louanne Brizendine’in içinde bulunduğumuz dönemde yazdığı ‘Kadın Beyni’ isimli kitabında yeni bir form aldı. Brizendine, bu savı bir adım öteye taşıyıp her bebeğin kadın beyniyle doğduğunu ancak sekiz ay geçtikten sonra erkeklik hormonu testosteronun salgılanmaya başladığını açıkladı. Testosteron, erkek beyninin iletişim merkezine yayıldığı için erkeklerin tek boyutlu yaşama mahküm olduklarını iddia eden Brizendine, kadınların günde ortalama yirmi bin kelime kullanırken erkeklerin yalnızca yedi bin kelimeyle yetindiğini söylerek her iki cinsin yaşamdaki duruşunu basit bir veriyle taçlandırdı. yazının devamı